AY’IN HIKAYESI

 

Çok çok eskiden yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış, taa dünyanın öbür ucunda. Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça; geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça. Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış uçsuz bucaksız arazilerinden, sularını kaynağı çok uzakta olan, köylerinin içinden gecen,ırmaktan alırlarmış. Köyde herkes birbirini sever, sayarmış.
Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki bütün koyunkine bedelmiş; Dolun’un Intera"ya olan aşkıymış bu. Kız Dolgun’u bilirmis te tanimazmis yakindan. Dolun dayanamamis bir gün gitmis kizin yanina. Sormus Intera"ya onunla evlenip evlenmeyecegini. Intera demis ki Doluca :
- "Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kisiden ayni seyi ister benim babam. Ancak babamin bu istegini yerine getiren benimle evlenir."
Dolun sasmis.
- "Sensin benim kalbimim sahibi" diyerek baslamis sözüne "senin dilegin benim için bir emirdir, söyle istegini hemen yapayim"
demis askina. Intera demis ki
- "Bir çiçek vardir yapraklari gümüsten tomurcuklari elmastan, onu ister babam benle evlenecekten".
Dolun
- "Bekle beni" demis Intera"ya, "hemen gidip getireyim o çiçegi ama nerededir yeri?"
Intera parmagiyla göstermis akan irmagi
- "Iste bu irmagin kaynagindadir der babam, kirk gün yürümek gerekirmis oraya varmak için ama bir giden bir daha gelmedi simdiye dek çünkü oralar büyülüymüs derler, giden geri gelmezmis çünkü buralardan çok daha güzelmis oralar.
Dolun
- "Senden daha güzel ne olabilir ki bu dünyada" demis Intera"ya "Dönecegim, o çiçekle, dönecegim çünkü seviyorum seni, çünkü sensiz anlami olmaz benim için o güzelligin".
Dolun çikmis yola sonra. kirk gün yürümüs irmagin yanindan. Hep ne kadar sevdigini dusunmus Intera’ya yol boyunca. Tek aklindaki Intera"ymis, tek amaci ise o çiçek. Kirkinci gün kalkmis Dolun sabah erkenden, yüzünü yikamis irmaktan, anlamis ki çok yaklasmis kaynagina irmagin suyun serinliginden. Devam etmis yoluna sonra. Biraz sonra varmis kaynaga, bütün yesilliklerle çevrili bir gol varmis kaynakta, golün ortasinda bir adacik, adacigin üstünde de o çiçek duruyormus. Anlamis Intera"nin anlattigi çiçek oldugunu güzelliginden. Yüzmeye baslamis adaya dogru hemen. Adaya çikinca karsisinda bir adam belirmis Dolgun’un. Adam Doluna
- "Her gülün bir dikeni, koruyucusu, oldugu gibi ben de bu çiçegin koruyucusuyum, eger almaya geldiysen ben, Savut, izin vermem buna" demis.
Dolun saskin ve de kararli bir tonla
- "Ben o çiçegi alacagim sonra askima kavusacagim" demis "Hiç bir sey beni kararimdan çeviremez".
- "O zaman beni biraz dinleyeceksin" demis Savut "sana neden koparmaman gerektigini anlatacagim, eger hala ikna olmazsan o zaman izin veririm almana". Dolun ikna olmus ve çokmus yoncalarin üstüne, baslamis dinlemeye...
- "eger bir seyi çok fazla istersen ve engelin yoksa önünde onu alirsin, hayatta böyledir, insan engelleri asarsa yasamina devam edebilir. Bu çiçekte sadece yasam için bir seyler yapacaksan engelleri kaldirir önünden çünkü onun da bir görevi var, bu çiçek sadece 28 gecede bir acar yapraklarini ve parlayan tohumlarini gole döker, bu sayede buradaki sular yükselir ve irmaktan tasar gider zamanla. Bu irmak sayesinde yasar bu dogadaki yesillikler, insanlar, hayvanlar." demis Savut.
Dolun baslamis düsünmeye, eger çiçegi koparirsa kavusacaktir sevdigine ama kuruyacaktir irmaklari bunun yaninda. Sonunda çiçegin basina çöker kalir Dolun. Gümüs yapraklarinda kendini görür Dolun çiçegin. yaninda Intera vardir ama niye mutsuzdur ikisi de. Aslinda kalbindeki tek endiseyi görür Dolun. Zaman geçtikce Dolun’un düsünceleri yogunlasir kafasinda. Mutsuzlugunu düsünür, çiçeksiz Intera’siz bir yasam düsünür. Koparamaz çiçegi günlerce. Dolun artik yasamaktan zevk almaz sekilde sadece askini düsünerek beklemeye baslar olacaklari. Bir gece çiçek tohumlarini birakirken gole, bir tomurcuk da Dolun’un sertlesmis kalbinin üstüne dusmus, aniden Dolun kalbindeki askinin büyüklügü kadar kocaman bir tasa donmus, tas o kadar büyükmüs ki dünyaya sigmamis gökyüzüne yükselmis ve Dünya’yla dönmeye baslamis. Böylece Ay olmus Dolgun’un kalbi Dünya’ya. O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermis Dolun kalbinin tüm yüzünü, askinin bütün pariltisini digerlerine; sadece o gecelerde aydinlatmis Dünya’yi, ayni çiçek gibi...


 

ARKADASLIK

 

Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle dolu bir torba vermis.
“Arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak”demis.
Genç, ilk günde tahta perdeye 37 çivi çakmis. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalismis ve geçen her günde daha az çivi çakmis. Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip söylemis. Babasi onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüs. Gence:
“Bugünden baslayarak tartismayip kavga etmedigin her gün için tahta perdelerden bir çivi çikart.”demis.
günler geçmis. Bir gün gelmis ki tahta perdede hiç çivi kalmamis. Babasi ona:
“Aferin iyi davrandin ama bu tahta perdeye dikkatli bak, çok delik var. Artik hiçbir sey geçmisteki gibi güzel olmayacak. Arkadaslarla tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara, bir delik aynen kalacak, kapanmayacaktir. Bir arkadas ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür, yüreklendirir sen ihtiyaç duydugunda yardimci olur seni dinler sana yüregini açar” demis.

YANKI

Bir adam ve oglu ormanda yürüyüs yapiyorlarmis.
Birden oglan takilip düsüyor ve cani yanip “AHHHHH” diye bagiriyor.
Ileride bir dagin tepesinden “AHHHHH” diye bir ses duyuyor ve sasiriyor. Merak ediyor ve “SEN KIMSIN?” diye bagiriyor.
Aldigi cevap “SEN KIMSIN?” oluyor.
Aldigi cevaba kizip “SEN BIR KORKAKSIN” diye tekrar bagiriyor. Dagdan gelen ses “SEN BIR KORKAKSIN” diye cevap veriyor.
Çocuk babasina dönüp
“BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor.
“OGLUM” diyor adam, “DINLE VE ÖGREN!” ve daga dönüp “SANA HAYRANIM” diye bagiriyor.
Gelen cevap “SANA HAYRANIM!” oluyor.
Baba tekrar bagiriyor, “SEN MUHTESEMSIN!”
Gelen cevap ; “SEN MUHTESEMSIN!”
Oglan çok sasiriyor, ama halen ne oldugunu anlayamiyor.
Babasi açiklamasini yapiyor,
“Insanlar buna “Yanki” derler, ama aslinda bu “Yasam"dir.”
“Yasam daima sana senin verdiklerini geri verir.
Yasam yaptigimiz davranislarin aynasidir.
Daha fazla sevgi istedigin zaman daha çok sev!
Daha fazla Sefkat istediginde, daha sefkatli ol!
Saygi istiyorsan insanlara daha çok Saygi duy.
Insanlarin sabirli olmasini istiyorsan sen de daha sabirli olmayi ögren.
Bu kural yasamimizin bir parçasidir, her kesiti için geçerlidir.”
“Yasam bir tesadüf degil, yaptiklarinizin aynada bir yansimasidir.”

YOLUMUZDAKI ENGELLER

        Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmus. Bakalim neler olacak? diye.. Ülkenin en zengin tüccarlari, en güçlü kervancilari, saray görevlileri birer birer gelmişler, sabahtan öglene kadar. Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girmişler. Pek çogu krali yüksek sesle elestirmiş. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyor diye. Sonunda saraya meyve ve sebze getiren bir köylü çikagelmiş.. Sirtindaki küfeyi yere indirmiş, iki eli ile kayaya sarilmış ve ikina sikina itmeye baslamış. Sonunda kan ter içinde kalmış ama, kayayi da yolun kenarina çekmiş. Tam küfesini yeniden sirtina almak üzereyken, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu görmüş. Kese altin doluymuş. Bir de kralin notu varmış içinde. "Bu altinlar kayayi yoldan çeken kisiye aittir" diyormuş kral. Köylü, bugün dahi pek çogumuzun farkinda olmadigi bir ders almis. “Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir."

 

 

 

YASADIGINIZ HER GÜN ÖZELDIR

Los Angles Times yazarlarindan Ann yazisi...
Enistem; kiz kardesimin tuvaletinin en alt gözünü açti ve ince kagida sarilmis bir paket çikardi. “Bu” dedi, “siradan bir çamasir degil.” Kagidi açti ve çamasiri bana uzatti. Zarif ve ipekliydi. Kenarlari elisi dantelle süslenmisti. Astronomik bir fiyat tasiyan etiketi hala üstündeydi. “Jan bunu New York’a ilk gittigimizde almisti. Nereden baksan sekiz, dokuz yil olmustur. Hiç giymedi. Özel bir gün için sakliyordu.” Çamasiri benden aldi ve cenaze evine götürmek üzere ayirdigimiz diger giysilerle birlikte yatagin üzerine koydu. Birakirken eli bir an yumusak kumasi oksar gibi oyalandi. Tuvaletin gözünü hizla kapatti ve bana döndü ve dedi ki: “Hiçbir seyini özel bir gün için saklama. Yasadigin her gün özeldir.” Cenazeyi izleyen günlerde enisteme ve yegenime beklenmeyen bir ölümün arkasindan yapilmasi gereken tüm üzücü islerde yardimci olurken sik sik bu sözleri hatirladim. Kardesimin ailesinin yasadigi sehirden California’ya dönerken uçakta yine bu sözleri düsündüm. Kardesimin göremedigi, duyamadigi veya yapamadigi bütün seyleri düsündüm. Hala enistemin sözlerini düsünüyorum ve hayatim degisti. Artik daha çok okuyor, daha az toz aliyorum. Balkonda oturup bahçemi seyrediyorum, uzayan çimlere aldirmadan. Ailem ve dostlarimla daha çok vakit geçiriyorum, is toplantilarinda daha az. Mümkün oldugu kadar sik “hayatin katlanilmasi gereken bir dertler zinciri yerine zevk alinacak olaylar silsilesi olarak örülmesi” gerektigini hatirlatiyorum kendime. Her anin güzelligini duyumsayarak yasamak istiyorum. Hiçbir seyimi özel günler için saklamiyorum. Kiymetli tabak çanagimi her “özel” olayda kullaniyorum. Birkaç kilo vermek, tikanan lavaboyu açmak bahçede ilk açan çiçek gibi özel olaylarda. En pahali ceketimi canim isterse süper markete giderken giyiyorum. Teorime göre eger zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayi daha rahat ödeyebilirim. Pahali parfümü özel partiler için saklamiyorum. Magazalardaki tezgahlarin ve banka memurlarinin burunlari da en az parti parti gezen arkadaslariminkiler kadar iyi koku alir. “bir gün” kelimesi dagarcigimdaki yerini kaybetti. Bir sey eger görmeye, duymaya veya yapmaya degerse, onu simdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum. Hepimizin “Yasayacagimiza garanti gözüyle baktigimiz yarini görmeyecegini” bilseydi eger kiz kardesim, neler yapardi kim bilir? Sanirim aile fertlerini veya yakin arkadaslarini arardi. Belki eski birkaç arkadasini arayip aralarinda geçen sürtüsmeler için özür dilerdi. Belki bir lokantaya en sevdigi çin yemegini ismarlardi. Bunlarin hepsi birer tahmin. Kardesimin neler yapamadan öldügünü hiçbir zaman bilemeyecegim. Ya ben?. Eger sayili saatimin kaldigini bilseydim, yapamadigim seyler oldugu için kizardim. Yazmayi erteledigim mektuplari yazmadigim için kizardim. “Bir gün ararim” dedigim dostlari görmedigim için kizardim. Esime ve kizima onlari ne kadar çok sevdigimi yeterince sik söylemedigim için kizardim. Artik hayatlarimiza kahkaha ve renk katacak hiçbir seyi yarina ertelemeye, duygularimi dizginlememeye çalisiyorum. Ve her sabah gözlerimi açtigimda kendime o günün “Özel bir gün”oldugunu söylüyorum. Her gün, her dakika her nefes gerçekten bize bir armagan.

WANTED ONU TANIYORMUSUNUZ?

    Çocuk Pazar sabahi saat 8.30 da uyandi. Cuma günü okuldan gelirken “bu hafta sonu önceki haftalardan farkli olacak. Kalan derslerimi tamamlayacagim ve önümdeki hafta içindeki sinavlara iyi hazirlanacagim.Diye karar vermisti. Bu sebeple Cuma aksam üstünü ve geceyi çok iyi geçirdi. Televizyon seyretti, müzik dinledi, uzun uzun telefonla görüstü ve gece oldukça geç saatte yatti. Çünkü ders çalismasi için daha önünde uzuuun uzuuun iki gün ve iki gecesi vardi. Cumartesi günü arkadaslariyla beraber oldu. Biraz dolastilar her zaman gittikleri yere gittiler. Sohbet ettiler sohbete o kadar çok dalmislardi ki zamanin nasil akip geçtigini fark etmedi bile. Ders çalismadigi için zaman zaman biraz rahatsizlik duydugu oldu ancak içinden gelen bu huzursuzlugu”daha önümde koskoca bir Pazar var” diyerek bastirdi.
    Pazar sabahi, iste bu sartlar altinda 9,00 da uyandi. Önce güzel bir sabah kahvaltisi yapti. Sonra sabah gazetelerini söyle bir göz geçirdi. Ders çalismak için sabah azimliydi. Saat 10.30 olmustu. Söyle bir televizyona göz atip odasina geçmek istedi fakat film öyle heyecanliydi ki bir türlü televizyonun basindan kalkamiyordu. Önünde daha koskoca bir Pazar günü oldugunu düsünerek bu filmi izlemesinde bir sakinca olmadigina karar verdi.
    Film bittiginde saat 12.00 i geçiyordu. Hafta içi günlerde bu saatte yemek yemege aliskin oldugu için karni acikti. Annesinin özenle hazirlamis oldugu yemekleri yerken evdekilerle koyu bir sohbete girdi. Yemekten sonra yine çalisma odasina yönelmisti ki televizyonda maç yayini baslamisti. Haftanin en önemli maçiydi. Bu maçi seyretmek için insanlarin birbirini çigneyip, dünyanin parasini verdiklerini düsününce ayagina kadar gelen bu maçi seyretmemenin büyük kayip olacagini düsündü. Tüm hafta bu maç konusulacakti maç biter bitmez ( nasil olsa 90dak.) siki bir sekilde çalismaya baslamaya karar vererek maçi izlemeye koyuldu.
    Maç bittiginde hafta sonu yasadiklarini düsünmeye baslamisti ki annesi içeriden çayin hazir oldugunu duyurdu. Oda çayi içip ders basina geçmenin dogru olacagina karar verdi çay bittiginde üzerine bir agirlik çökmüstü. Haftanin yorgunlugu , maçin gerginligi, sinav stresleri ve çayla birlikte yenilenler ... onu iyice gevsetmisti ” nasil olsa simdi çalisamam” diye düsündü ve dinlendikten sonra çalismaya karar verdi.
    Saat 19.00 siralarinda içindeki huzursuzlugu bastirmaya gayret ederek çalisma masasina yönelmisti ki en sevdigi arkadasiyla ,ailesi onlara misafirlige geldi. Misafir varken de ders çalisilmazdi ya ... birlikte sevdikleri diziyi seyrettiler. Artik kalan zamaninda sadece en önemli iki dersi çalisirim diye düsünüyordu. Fakat yavas yavas uyku bastirmaya baslamisti. Eger uyumazsa yeni baslayan haftaya yorgun ve uykusuz girecekti. Bu sebeple kendi kendine söyle dedi.” Bugün çalisamadim. AMA YARIN SÖZ ÇALISACAGIM”. Yari sikintili yari huzurlu odasinin yolunu son kez tuttu. Ancak çalismak için degil , uyumak için...

 

TUZLU KAHVE

Kiza bir partide rastlamisti. Harika bir seydi. O gün pesinde o kadar delikanli vardi ki.. Partinin sonunda kizi kahve içmeye davet etti. Kiz parti boyu dikkatini çekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik gösterisi yaparak kabul etti. Hemen kösedeki sirin kafeye oturdular.
Delikanli öyle heyecanliydi ki, kalbinin çarpmasindan konusamiyordu. Onun bu hali kizin da huzurunu kaçirdi.. "Ben artik gideyim" demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu çagirdi .. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi .. "Kahveme koymak için .." Yan masalardan bile saskin yüzler delikanliya bakti.. Kahveye tuz!.. Delikanli kipkirmizi oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye basladi. Kiz, merakla "Garip bir agiz tadiniz var" dedi..
Delikanli anlatti: "Çocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim. Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadi çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde hissetsem, çocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi hatirliyorum. Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar ..
Onlari ve evimi öyle özlüyorum ki.." Bunlari söylerken gözleri nemlenmisti delikanlinin .. Kiz dinlediklerinden çok duygulanmisti. Içini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini düsünen, evini arayan, evini sakinan biri.. Ev duyusu olan biri..
Kiz da konusmaya basladi.. Onun da evi uzaklardaydi.. Çocuklugu gibi.. O da ailesini anlatti. Çok sirin bir sohbet olmustu.. Tatli ve sicak.. ..Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel baslangici olmustu tabii.. Bulusmaya devam ettiler ve her güzel öyküde oldugu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yasadilar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasik tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdigini biliyordu çünkü.. 40 yil sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup birakmisti sevgili karisina..
Söyle diyordu, satirlarinda.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatimizi bir yalan üzerine kurdugum için beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. Ilk bulustugumuz günü hatirliyor musun?. Öyle heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken "Tuz" çikti agzimdan.. Sen ve herkes bana bakarken, degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hiç aklima gelmemisti. Sana gerçegi anlatmayi defalarca düsündüm. Ama her defasinda korkudan vazgeçtim. Simdi ölüyorum ve artik korkmam için hiçbir sebep yok..
Iste gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pismanlik duymadan. Seninle olmak hayatimin en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her seyi yeniden yasamak, seni yeniden tanimak ve bütün hayatimi yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..
" Yasli kadinin gözyaslari mektubu sirilsiklam islatti. Lafi açildiginda bir gün biri, kadina "Tuzlu kahve nasil bir sey" diye soracak oldu.. Gözleri nemlendi kadinin.. "Çok tatli!.." dedi..
Richard Fawler

 

 

 

SEDEF ÇIÇEGI

Mahkeme salonunda, seksen yaslarindaki yasli çiftin durumu içler acisiydi. Adam inatçi bakislarla, suskun ninenin aglamaktan iyice çukurlasmis gözlerini ve bitkin bakislarini süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yasli kadina: “Anlat teyze, neden bosanmak istiyorsun?” Yasli kadin, derin bir nefes çektikten sonra bas örtüsüyle agzini aralayip, kisilmis sesiyle konusmaya basladi. “Bu herif yetti gayri, 50 yildir bezdirdi hayattan...” Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manset yapan gazetecilerden birinin flasiyla bozuldu. Kim bilir nasil bir manset atacaklardi, yasanmis 50 yilin ardindan? Çok sayida gazeteci izliyordu davayi... Kadin neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yasli kadinin gözleri doldu ve devam etti:
“Bizim bir sedef çiçegi vardi çok sevdigim... O bilmez... 50 yil önceydi.. O çiçegi bana verdigi çiçekler arasindan kopardigim bir yapragi tohumlamistim, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadi onlari yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya basladi. O zaman adak adadim. Her gece günes açmadan önce, bir tas suyla sulayacagim onu diye... Iyi gelirmis derlerdi. 50 yil oldu bu herif bir gece kalkip bir kere de bu çiçegi ben sulayayim demedi.
Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmis uyuyakalmisim... Ben, böyle bir adamla 50yil geçirdim. Hayatimi umudumu her seyimi verdim. Ondan hiç bir sey görmedim. Bir kerecik olsun benim bildigim görevlerden birisini yapmasini bekledim. Onsuz daha iyiyim yemin ederim. “Hakim yasli adama dönerek; “Diyecegin bir sey var mi baba?” dedi. Yasli adam bastonla zor yürüdügü kürsüye, o ana kadar suçlanmis olmanin utangaçligini hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konustu: “Askerligimi Reisi Cumhur köskünde bahçivan olarak yaptim. O bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime"mi de orada tanidim. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. Ilk evlendigimiz günlerin birinde, boyun agrisindan onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertlesir, kötülesir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansin gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafim geçmedi...” O günlerde tesadüf bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: “Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandirdim ve onu seyrettim. O sevdigim kadini yavrusu bildigi çiçekleri sularken seyrettim. Her gece O çiçek ben oldum sanki...” dedi adam.
O yastaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... “Her gece o yattiktan sonra uyandim. Saksidaki suyu bosalttim. Sedef gece sulanmayi sevmez, hakim bey... Geçen gece de... yaslilik... Ben de uyanamadim. Uyandiramadim...Çiçek susuz kalirdi ama kadinimin boynu yine azabilirdi. Suçlandim... Sesimi çikartamadim...”
O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes agliyordu...
“Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kirmada oldukça cimri olalim”

“NEREDE KARSILIKLI SEVGI VE SAYGI VARSA ORADA ITIMAT VE ITAAT VARDIR. ITIMAT VE ITAATIN OLDUGU YERDE DISIPLIN VARDIR.DISIPLININ OLDUGU YERDE HUZUR, HUZURUN OLDUGU YERDE BASARI VARDIR.”
                             M. KEMAL ATATÜRK

“Vazife ve erdem ugrunda yapilan fedakârliklar yapilmaya deger; karsiliklari gönülde biraktiklari tatli anilarla ödenir.”
J.J. ROUSSEAU
“Kendi varligini bile gayesine adayabilen insan iradesine karsi, hiçbir sey direnemez.”
BENJAMIN D"ISRAELI

SEVMEK …

Sevmek inanmaktir. Sevmek yasamaktir. Sevdigini kendisi gibi, kendisinden de çok duyumsamaktir. Sevmek sevdigi olmaktir. Sevmekte ikilikler kalkar, bir olmalara gidilir. Iki ten, iki kalp, iki gönül yoktur sevgide. Tek bir kalp olunur, tek bir yürek olunur. Sevmek paylasmaktir . Sevdigiyle sevdigini paylasmaktir. Sevdigiyle kalbini bölüsmektir sevmek. Ki tek kalp olunsun.
Sevgide son yoktur. Sevgiler hiçbir zaman son bulmazlar. Biten sevgiler yoktur, bitmis gibi görünen sevgiler vardir. Vazgeçis de yoktur sevgide. Yasandikça yasatilir sevilen. Ama kimi zaman sevgili için kimi zamansa sevginin bir geregi olarak saklanir bu asklar. Vazgeçis yoktur, vazgeçmis gibi görünmek vardir o yüzden.
Sevmekte istemek yoktur. Sevgilinin oldugu yerde son bulur istekler. Bir sey varsa istedigin bu senin için degil, sevgili için istedigindir. Ondan Onun adina istersin. Onu daha sonsuz sevebilmek için istersin. Sevme özgürlügünü istersin, kabul edilmesini istersin. Istersin ama bir gün gelir bu istekler de son bulur. Kendinden istersin artik. Sevgiliyi daha çok sevmek istersin kendinden. Sonsuz kilmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu, olmaz mi bunu sevgilinin istegi belirler. Sevmek sevgiliyi istememeyi ögrenmektir. Sevmek sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir. Sevmek; sevmek istemektir.
Sevmek, beklememektir. Beklentilerin son buldugu bir duraktir o. Öyle ki tüm gerçekler, tüm dünya silinir gider. Ne Ondan anlasilmayi beklersin, ne onu anlamayi. Ne onun gelmesini beklersin, ne onun Leyla, Mecnun olmasini. Bekledigin bir sey yoktur sevmeyi becermek disinda.
Sevmek, gücenmemektir. Sevmek sevgililerin hiçbir sözüne üzülmemeyi ögrenmek demektir. Sevgilinin olum hançerine bile hayir dememektir sevmek. Onun vurusuna, onun tokadina alinmamaktir, sevgiliden gelen her hareketi ve her sözü kabullenmektir. Ihanetlere, hainliklere bile üzülmemektir. Sevgiliden gelen öl emrine bile ölürüm diyebilmektir. Kendi elleriyle kalbini bir biçak ucuna koymaktir sevmek. Sevmek ölmektir.
Sevmek, ölmesini bilmektir. Sevgili için yasamaktir. Onun eli, kolu, gözü, kalbi olmaktir. Ama artik onun bir seyi olunmadigi bir zaman ölmesini bilmektir!
Sevmek, vermektir. Sevmek sevdigi için almasini bilmektir. Almamaya yemin ederek vermektir. Ama almalarda kurtaracaksa sevgiliyi almasini bilmektir sevmek!
Sevmek, tükenmektir. Sevmekten ölürken tekrar varolmaktir o sevgiden. Sevmek sevgilinin gel deyisine hayir demektir. Sevgilinin askiyla bogusurken, yüzerken o ask denizinde sevgilinin uzanan eline hayir demektir. Sevgilinin bakan gözüne bakmamaktir sevmek. Aglayan gözlere sefkat ve tebessümle yanit verebilmektir.
Sevmek, sevgili olmaktir. Sevgilinin yüzündeki gülücük olmaktir. Onu yasama döndürecek bir damla su olmaktir. Sevmek sevgilinin limani olmaktir. Sevmek sevdiginin cani olmaktir. Onun ölümü isteyebilecegi cani olmaktir.
Sevmek yangin olmaktir. Yanmaktir, kor olmaktir. Dag olmaktir, evren olmaktir. Her sey olmaktir, hiç olmaktir. Alev olup girmektir gönüllere. Sevmek yürümektir gönüllerde.
Sevmek güvenmektir. Sevmek onaylanmaktir. Sevmek sevgiliye bir nefes gibi, bir ses gibi yakin olmaktir. Sevmek çok ötelerde olsa bile yasamak ve yakin olmaktir sevgiliye.
Yakinliliktir, dogalliktir, özdenliktir sevmek. Yalansizlik, içtenlilik, olumsuzluluktur sevmek. Ilk insanin, Havva"nin Adem"in safligini ve temizligini, çocuk masumlugunu tasimaktir sevmek. Gözyasi olmaktir, yagan yagmur olmaktir. Bir sonbahar mevsiminin sari yapragi gibi yalniz olmaktir sevmek. Sevgilisizken sevgiliyi sevmektir.
Sevmek üsümektir. Sevgilinin yokluguna üsümektir. Sevgiliyle her seyi göze almaktir sevmek. Ki sevgilinin oldugu cehenneme yürümektir. Sevgilinin olmadigi Cennete de gitmemektir sevmek. Sevmek, sevgiliyi cennet etmektir.
Sevmek bir olmaktir. Sevmek yasamaktir. Ve sevmek inanmaktir. Sevmek bir baskasinin hayatini yasamaktir.
Sevmek sevmesini hakketmektir. Sevmek sevgilinin baktigi yerde, sustugu yerde olmaktir. Sevmek sevgilisiz gecen gecelerin sabahina varmaktir. Sevmek saz benizli sabahlarda yasamaktir sevgiliyi.
Sevmek sevmesini bilmektir. Sevmek ölmesini bilmektir. Sevmek olmaktir. ASK olmaktir.
Ask bir kere sevmektir. Sevmek askin kendisi olmaktir.
Ölümü Özlemeyen Aski Anlayamaz

 

STANFORD

Kaba saba, soluk, yipranmis giysiler içindeki yasli çift Boston treninden inip utangaç bir tavirla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasindan firlayarak önlerini kesti.. Öyle ya, bunlar gibi ne idügü belirsiz tasralilarin Harvard gibi bir üniversitede ne isleri olabilirdi? Adam yavasça rektörü görmek istediklerini söyledi. Iste bu imkansizdi. Rektörün o gün onlara ayiracak saniyesi yoktu.
Yasli kadin çekingen bir tavirla, "Bekleriz" diye mirildandi.. Nasil olsa bir süre sonra sikilip gideceklerdi.. Sekreter sesini çikarmadan masasina döndü. Saatler geçti, yasli çift pes etmedi. Sonunda sekreter dayanamayarak yerinden kalkti.. "Sadece birkaç dakika görütseniz. Yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalisti.. Anlasilan çareyoktu.. Genç rektör isteksiz bir biçimde kapiyi açti. Sekreterinin anlattigi tablo içini bulandirmisti.
Zaten tasralilardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.. Onun gibi bir adamin ofisine gelmeye cesaret etmek.. Olacak sey miydi bu? Surati asilmis sinirleri gerilmisti. Yasli kadin hemen söze basladi. Harvard"da okuyan ogullarini bir yil önce bir kazada kaybetmislerdi. Ogullari burada öyle mutlu olmustu ki onun anisina okul sinirlari içinde bir yere, bir anit dikmek istiyorlardi..
Rektör, bu dokunakli öyküden duygulanmak yerine öfkelendi.. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard"da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anit dikecek olsak, burasi mezarliga döner.." "Hayir, hayir" diyerek haykirdi yasli kadin.. "Anit degil.. Belki Harvard"a bir bina yaptirabiliriz"..
Rektör, yipranmis giysilere nefret dolu bir nazar firlatarak, "Bina mi?" diye tekrarladi, "Siz bir binanin kaça maloldugunu biliyor musunuz? Sadece son yaptigimiz bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasina çikti.." Tartismayi noktaladigini düsünüyordu. Artik bu ihtiyar bunaktan kurtulabilirdi.
Yasli kadin sessizce kocasina döndü. "Üniversite insaatina baslamak için gereken para bu muydu? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"Rektörün yüzü karmakarisikti.. Yasli adam basiyla onayladi.. Bay ve Bayan Leland Stanford disari çiktilar.. Dogu California"ya, Palo Alto"ya geldiler.. Ve Harvard"in artik umursamadigi ogullari için onun adini ebediyyen yasatacak üniversiteyi kurdular.. Amerika"nin en önemli üniversitelerinden birini. Stanford"u...

NE OLMAK ISTIYORSUNUZ

Düs gücü, bir insanin en yükseklere uçurabildigi bir uçurtmadir. Birkaç hafta önce basima çok degisik bir sey geldi.Yatak odamda bebeklerden birinin altini degistirirken, bes yasindaki kizim Alyssa yanima geldi ve kendisini yataga atti. "Annecigim, büyüdügün zaman ne olmak istiyorsun?"dedi. Önce bir tür oyun oynadigini düsündüm ve oyunu sürdürmek için, "Himmm. sanirim büyüdügüm zaman anne olmak istiyorum." dedim. "O sayilmaz,çünkü zaten annesin. Ne olmak istiyorsun?" Peki, belki büyüdügüm zaman papaz olurum." dedim bu kez.
"Annecigim, o da olmaz, zaten öyle sayilirsin!" Bagisla ama hayatim," dedim" ne söylemem gerektigini anlamadim." Annecigim, sadece büyüdügün zaman ne olmak istedigini soruyorum sana. Ne olmak istiyorsan o olabilirsin!" O anda o kadar sasirmistim ki, hemen bir yanit bulamadim.Alyssa da bunaldi ve odadan çikti. O birkaç dakikada yasadigim deneyim beni çok derinden etkiledi.Çok etkilenmistim, çünkü kizimin gözünde ben hâlâ istedigim bir sey olabilirdim! Yasim, kariyerim, bes çocugum, kocam, üniversite diplomam, master derecem; hiçbirinin önemi yoktu. Onun gözünde ben hâlâ düsler kurabilir ve yildizlara uzanabilirdim. Onun gözünde benim hâlâ bir gelecegim vardi. Onun gözünde ben hâlâ astronot, piyanist, hatta opera sanatçisi bile olabilirdim. Onun gözünde ben hâlâ büyüyecek ve bir seyler olacaktim. Çok dürüst ve masum oldugunu anladigim zaman, yasadigim o olayin gerçekten çok güzel oldugunu far kettim; ayni soruyu büyükannelerine ve büyükbabalarina da sorabilirdi. O kadar içtendi. Bir yerlerde okumustum: "Yillar sonra olacagim yasli kadin, simdiki benden çok farkli olacak. Içimde bir baska benin varligini hissetmeye basladim."
Evet... siz büyüdügünüz zaman ne olacaksiniz?
Rahibe Teri Johnson
Lauren Bacall
(TAVUK SUYUNA ÇORBA ADLI KITAPTAN)

NASIL BAKARSAN ÖYLE GÖRÜRSÜN

Fransa’da, agir isçilerin isleri hakkinda ne düsündüklerini incelemek üzere arastirmayi yürüten bir görevli, bir insaat alanina gönderilir. Görevli, ilk isçiye yaklasir ve sorar:
“Ne yapiyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bagirir isçi.
“Bu parçalanmasi imkansiz kayalari ilkel aletlerle kiriyor ve patronun emrettigi gibi bir araya yigiyorum. Cehennem sicaginda kan ter içinde kaliyorum. Bu çok agir bir is, ölümden beter.”
Görevli hizla oradan uzaklasir ve çekinerek ikinci isçiye yaklasir. Ayni soruyu sorar:
“Ne yapiyorsun?” Isçi cevap verir:
“Kayalari mimari plana uygun sekilde yerlestirilebilmeleri için, kullanilabilir sekle getirmeye çalisiyorum. Bu agir ve bazen de monoton bir is, ama karim ve çocuklarim için para gerekli sonuçta bir isim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü isçiye dogru ilerler.
“Ya sen ne yapiyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der isçi kollarini gökyüzüne kaldirarak. “Bir katedral yapiyorum.”
Bu hikayenin enteresan tarafi her üç isçinin de ayni isi yapiyor olmalari.Görmeyi seçtiginiz yol sizin tutumunuza baglidir. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz günesli mi? Güllerin dikeni mi vardir, dikenli dallarin gülleri mi? Bardagin yarisi bos mudur, yarisi dolu mu? Yoksa bardak olmasi gerekenin iki kati büyüklükte midir?
Seçim size ait....

 

 

MARANGOZ

Yasli bir marangozun emeklilik çagi gelmisti. Isveren müteahhidine, çalistigi konut yapim isimden ayrilmak ve esi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarisindan söz etti. Çekle aldigi ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacindaydi, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrilmasina üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasini rica etti. Marangoz kabul etti ve ise giristi, ne var ki gönlünün yaptigi iste olmadigini görmek pek kolaydi. Bastan savma bir isçilik yapti ve kalitesiz malzeme kullandi. Kendini adamis oldugu meslegine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. Isini bitirdiginde, isveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dis kapinin anahtarini marangoza uzatti. “Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”. Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmisti! Keske yaptigi evin kendi evi oldugunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurariz. Çogu zamanda, yaptigimiz ise elimizden gelenden daha azini koyariz. Sonra da , soka girerek, kendi kurdugumuz evde yasayacagimizi anlariz. Eger tekrar yapabilsek, çok daha farkli yapariz. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “hayat bir kendin yap tasarimidir” demistir biri. Bugün yaptiginiz davranis ve seçimler,yarin yasayacaginiz evi kurar. Öyle ise onu akillica kurun. Unutmayin.

Paraya ihtiyaciniz yokmus gibi çalisin.
Hiç incinmemissiniz gibi sevin.
Kimse izlemiyormus gibi dans edin.

KAÇ KIRLANGIÇ KOVALADINIZ

Kirlangiçin biri,bir adama asik olmus.Pencerenin önüne konmus,bütün cesaretini toplamis,röleli tüylerini kabartmis,güzel durduguna ikna olduktan sonra küçük sevimli gagasiyla cama vurmus.Tik..tik..tik..Adam cama bakmis.Ama içeride kendi isleriyle ugrasiyormus.Biraz mesgulmus!Kimmis onu isinden alikoyan?Minik bir kirlangiç!Heyecanli kirlangiç,telasini bastirmaya çalisarak,deriiiinn bir nefes almis,sirin gagasini açmis,sözcükler dökülmeye baslamis."-Hey adam!Ben seni seviyorum.Nedenini,niçinini sorma.Uzun zamandir seni izliyorum.Bugün cesaret buldum konusmaya.Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al.Birlikte yasayalim".Adam birden parlamis."-Yok daha neler?Durduk yerde sende nerden çiktin simdi?Olmaz,alamam"demis.Gerekçeside pek sersemceymis."Sen bir kussun!Hiç kus,insana asik olur mu?"Kirlangiç mahçup olmus.Basini önüne egmis.Ama pes etmemis,bir süre sonra tekrar pencereye gelmis,gülümseyerek bir kez daha sansini denemis:"Adam,adam!Hadi aç su pencereyi.Al beni içeri!Ben sana dost olurum.Hiç canini sikmam!".Adam kararli,adam israrli:"Yok,yok ben seni içeri alamam"demis.Biraz daha kabalasmis ve lafi kisa kesmis."Isim gücüm var,git basimdan".Aradan bir zaman geçmis,kirlangiç son kez adamin penceresine gelmis:"Bak soguklar da basladi,üsüyorum disarida.Aç su pencereyi al beni içeri.Yoksa sicak yerlere göç etmek zorunda kalirim.Çünkü ben ancak sicakta yasarim.Pisman olmazsin,seni eglendiririm.Birlikte yemek yeriz,bak hemde sende yalnizsin,yalnizligini paylasirim"demis.Bazilari gerçekleri duymayi sevmezmis.Adam bu yalnizlik meselesine içerlemis.Pek bir sinirlenmis."-Ben yalnizligimdan memnunum"demis.Kustan onu yalniz birakmasini istemis.Düpedüz kovmus.Kilangiç,son denemesinden de basarisizlikla çikinca basini önüne egmis,çekip gitmis.Aradan zaman geçmis.Adam önce düsünmüs,sonra kendi kendine itiraf etmis:"-Hay benim akilsiz basim."demis."-Ne kadar aptallik ettim!Beklenmedik bir anda karsima çikan bir dostluk firsatini teptim.Niye onun teklifini kabul etmedim ki?Simdi böyle kös kös oturacagima keyifli bir vakit geçirirdik birlikte."Pisman olmus olmasina ama is isten geçmis.Yine de kendi kendini rahatlatmayi ihmal etmemis:"Sicaklar baslayinca,kirlangiçim nasil olsa yine gelir.Bende onu içeri alir,mutlu bir hayat sürerim"diye düsünmüs ve çok uzunca bir süre,sicaklarin gekmesini beklemis.Gözü yollardaymis.Yaz gelmis,baska kirlangiçlar gelmis ama...Onunki hiç görünmemis.Yazin sonuna kadar penceresi açik beklemis ama bosuna.Kirlangiç yokmus!Gelen baska kirlangiçlara sormus ama gören olamamis.Sonunda danismak ve bilgi almak için bir bilge kisiye gitmis.Olanlari anlatmis.Bilge kisi gözlerini adama dikmis ve demis ki;"Kirlangiçlarin ömrü 6 aydir..." Hayatta bazi firsatlar vardir,sadece bir kez elinize geçer ve degerlendirmezseniz uçup gider.Hayatta bazi insanlar vardir,sadece bir kez karsiniza çikar ve degerini bilmezseniz kaçip giderler. Ve asla geri gelmezler.Dikkatli olun...Farkinda olun..Ve bir düsünün bakalim acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kirlangiç kovdunuz???

 

 

 

KAVANOZ

Zamanin iyi ve üretken olarak kullanima konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyormus. Iste bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmani ögretmen, çogu hizli mesleklerde çalisan ögrencilerine:
“Hadi, küçük bir sinav yapalim” demis. Ve masanin üzerine kocaman bir kavanoz koymus. Sonra bir torbadan irice kaya parçalari çikarmis, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerlestirmis. Kavanozda tas parçasi için yer kalmayinca sormus:
“Kavanoz doldu mu” Siniftaki herkes,
“Evet, doldu” yanitini vermis.
“Demek doldu ha” demis hoca. Hemen egilip bir koca küçük çakil tasi çikartmis, kavanozun tepesine dökmüs, kavanozu eline alip sallamis, küçük parçalar büyük taslarin sagina soluna yerlesmisler. Yeniden sormus ögrencilerine:
“Kavanoz doldu mu?” Isin sanildigi kadar basit olmadigini sezmis olan ögrenciler,
“Hayir, tam da dolmus sayilmaz” demisler.
“Aferin” demis zaman kullanim hocasi. Masanin altindan bu kez de bir koca dolusu kum çikartmis. Kumu kaya parçalari ve küçük taslarin arasindaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüs. Ve sormus yeniden:
“Kavanoz doldu mu?”
“Hayir dolmadi!” diye bagirmis ögrenciler. Yine “Aferin” demis hoca. Bir sürahi su çikarip kavanozun içine dökmeye baslamis. Sormus:
“Bu gördüklerinizden nasil bir ders çikardiniz?” Atilgan bir ögrenci hemen firlamis:
“Su dersi çikarttik. Günlük is programiniz ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni isler için zaman bulabilirsiniz.”
“Hayir” demis ögretmen. “Çikartilmasi gereken asil ders su: Eger büyük tas parçalarini bastan kavanoza koymazsaniz daha sonra asla koyamazsiniz. Ve tabii, herkesin kendi kendisine sormasi gereken soruyu sormus:
“Hayatinizdaki büyük tas parçalari hangileri? Onlari ilk is olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçalari disarida mi birakiyorsunuz?”
Ya biz? Kaya parçalarina öncelik veriyor muyuz?

KURABIYE HIRSIZI

Bir gece kadinin biri havaalaninda bekliyordu. Daha epeyce zaman vardi uçaginin kalkmasina. Havaalanindaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alip, kendisine oturacak bir yer buldu. Kendisini kitabina öyle kaptirmisti ki, ama yine de yaninda oturan adamin olabildigince cüretkar bir sekilde, aralarinda duran paketten birer birer kurabiye aldigini gördü, ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabini okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü de saatteydi, “kurabiye hirsizi” yavas yavas tüketirken kurabiyelerini. Kulagi saatin tiktaklarindaydi ama yine de tik taklar sinirlenmesini
engellemiyordu. Kendi kendine, “Kibar bir insan olmasaydim,morartirdim su adamin gözlerini!” diye düşünüyordu. Her kurabiyeye uzandiginda, adam da uzatiyordu elini.
Sonunda pakette tek bir kurabiye kalinca, “Bakalim simdi ne yapacak?” dedi kendi kendine.
Adam yüzünde asabi bir gülümsemeyle son kurabiyeye uzandı ve kurabiyeyi ikiye böldü.
Kurabiyenin yarısını ağzına atarken, diger yariyi kadina verdi. Uçaginin kalkacagi anons edilince bir iç çekti rahatlamayla, esyalarini topladı ve çikiş kapisina yürüdü, “kurabiye hirsizi”na dönüp bakmadı bile.
Uçaga bindi ve oturdu rahat koltuguna, sonra bitmek üzere olan kitabina uzandı. Çantasina elini uzatinca, gözleri açildi saskinlikla. Gözlerinin önünde bir paket kurabiye duruyordu”
Çaresizlik içinde inledi, “Bunlar benim kurabiyelerimse eger; ötekiler de onundu ve paylasti benimle her bir kurabiyesini!”
Özür dilemek için çok geç kaldigini anladi üzüntüyle,
Kaba ve cüretkar olan, “kurabiye hirsizi” kendisiydi iste.

 

 

 

 

 

INSANLARI KUSURLARIYLA SEVMEK

Vietnam"da savastan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkinda bir hikaye anlatilir.
San francisco"dan ailesini aradi :
"anne baba eve dönüyorum ama sizden bir sey rica ediyorum yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum" "memnuniyetle onunla tanismak isteriz diye cevapladilar"
ogullari :
"bilmeniz gereken bir sey var" diye devam etti. Arkadasim savasta agir yaralandi, bir mayina basti ve bir kolunu ve bir bacagini kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, onunda gelip bizimle kalmasini istiyorum. Bunu duyduguma üzüldüm oglum belki onun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz. Hayir anne baba onun bizimle yasamasini istiyorum. Oglum dedi babasi
bizden ne istedigini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur, bizim kendi hayatimiz var ve bunun gibi bir seyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz.
Bence bu arkadasini unutup eve dönmelisin. O kendi basinin çaresine bakacaktir. Oglu o anda telefonu kapatti. Ailesi ondan bir süre haber alamadi. Ama bir kaç gün sonra san francisco
polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir binadan düsüp öldügünü
ögrendiler. Polis bunun intihar olduguna inaniyordu. Üzüntü dolu anne baba
hemen san francisco"ya uçtular ve ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler. Onu tanidilar ve bilmedikleri bir sey daha ögrenince dehsete düstüler. Ogullarinin sadece bir kolu ve bir bacagi vardi.
Bu hikayedeki aile de bir çogumuz gibi. Güzel olan yada birlikte olmaktan
zevk aldigimiz insanlari sevmek bizim için çok kolay ama bize rahatsizlik
veren ya da yanlarinda kendimizi rahatsiz hissettigimiz insanlari sevmiyoruz.
Bizim kadar saglikli güzel ya da akilli olmayan insanlarin yanindan uzak durmayi tercih ediyoruz. Kalbimizde arkadaslik adinda bir mucize var. Nasil oldugunu veya nasil basladigini anlamazsiniz. Ama bu özel armagani bilirsiniz ve arkadasligin tanrinin en büyük armagani oldugunu anlarsiniz. Gerçekten de arkadaslar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip basarmaniz için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler. Bugün arkadaslariniza onlarla ne kadar ilgilendiginizi gösterin.

INSANA VERILEN DEGER

Yirmi alti yasindaki anne lösemiyle savasan ogluna bakarken dalip gitmisti. Kalbi aci içinde olmasina ragmen, kararlilik duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oglunun büyümesini ve umutlarini gerçeklestirmesini istemisti. Oysa bu artik mümkün degildi. Löseminin buna firsat tanimasi olasi degildi. Oysa o hala oglunun hayallerini gerçeklestirmesini istiyordu. Oglunun eline tuttu ve “Bopsy, büyüyünce ne olmak istedigini hiç düsündün mü? Hayatinda neler olmasini diledigini ve hayal ettigin oldu mu?” diye sordu.
“Annecigim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak isterim”.
Anne gülümsedi ve “diledigini gerçeklestirebilecek miyiz bir bakalim” dedi.
Daha sonra anne Arizona’daki itfaiye müdürlügüne gitti ve orada yüregi en az Arizona sehri kadar büyük itfaiyeci Bob ile tanisti. Ona oglunun son isteginden söz etti ve alti yasindaki oglunun itfaiye arabasina binip sehirde küçük bir tur atmasinin mümkün olup olmadigini sordu. Itfaiyeci Bob ona söyle bir yanit verdi.
“Bundan daha iyisini yapabiliriz. Eger oglunu Çarsamba sabahi saat yedide hazir edersen onu o gün seref konugu yapar, itfaiyeci kimligine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlügüne gelir, bizimle yemek yer, yangin söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sari renk üzerine islenmis ambleminin oldugu gerçek bir itfaiyeci kostümü de diktiririz, lastik botlari ismarlariz. Hepside Arizona’da üretiliyor. Çabucak elimize geçer.”
Üç gün sonra itfaiyeci Bob’u aldi, ona itfaiyeci elbisesi giydirdi ve hastanedeki yatagindan itfaiye arabasina kadar ona eslik etti. Bob itfaiye arabasina kuruldu ve müdürlüge dogru yol almaya basladi. Bob kendini cennette hissediyordu. O gün Arizona’da tam üç yangin ihbari olmustu. Degisik itfaiye arabalarina, hatta itfaiye müdürlügünün özel arabasina bile binmisti. Yerel tv programcilari da onu izleyip çekmislerdi. Hayallerinin gerçek olmasi, gösterilen sevgi ve ilgi Bob’u o kadar etkilenmisti ki doktorlarin söylediginden üç ay fazla yasamisti. Bir gece bütün yasam belirtileri dramatik bir sekilde yok olmaya baslayinca, hiç kimsenin yalniz ölmemesi gerektigine inanan bashemsire aile bireylerini hasteneye çagirdi. Daha sonra Bob’u bu dünyaya veda ederken yaninda kiyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasinin mümkün olup olamayacagini sordu. Itfaiye müdürü,“Bundan daha iyisini yapabiliriz. Bes dakika içinde oradayiz. Bana bir iyilik yapar misin? Sirenlerin çaldigini duydugunda ve flaslarin parladigini gördügünde yangin olmadigi anonsunu yapabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektasini ziyarete geldigini söyleyin. Ve lütfen onun odasinin penceresini açin.” diye yanitladi. Yaklasik bes dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven tasiyan kamyonet ulasti. Merdiveni açti ve Bob’un üçüncü kattaki odasina dogru yaklasti. On dört itfaiyeci Bob’un odasina tirmandilar. Annesinin izniyle onu kucakladilar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençelesen Bob itfaiye müdürüne bakti ve
“Efendim ben simdi gerçekten itfaiyeci miyim” diye sordu.
“Bundan süphen mi var Bob?” diye yanitladi müdür.
Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapatti.

HAYATTAN DERS ALMALI

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kasabada yasayan dünyalar güzeli bir kiz varmis. Bu kiz öyle güzelmis ki çok uzak sehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakisikli, asil pek çok delikanli onu görmeye gelirmis. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, nice sovalyeyi reddeden güzel kiz kimseleri begenmezmis. Bu arada ayni kasabada yasayan ve bu kiza asik olan bir delikanli da bu kizi istemis. Ama kiz onu da reddetmis. Aradan uzun yillar geçmis. Bizim delikanli kasabadan ayrilmis. Kendine baska bir hayat kurmus ve evlenmis, çoluk çocuga karismis. Bir gün yolu bir zamanlar yasadigi güzel, küçük kasabaya düsmüs. Orada tanidik birine rastladiginda aklina bir zamanlar orada yasayan dünyalar güzeli kiz gelmis ve ona ne oldugunu sormus. Yasli adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kizin evlendigini söylemis. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmis olan kizin kocasini çok merak etmis. Bir gün gizlenip kocasini evden çikarken görmüs. Kizin kocasi sisman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammis. Kiz kapiyi açinca kendini tanitmis ve neden böyle bir adamla evlenmis oldugunu sormus. Kiz da ona, arkasindaki gül bahçesinden en güzel gülü koparip getirirse, cevabi verecegini, bu arada tek sartinin bahçede ilerlerken, geriye dönmemesi oldugunu söylemis. Adam da bunun üzerine yüzlerce gülün oldugu bahçede ilerlemeye baslamis. Birden çok güzel sari bir gül görmüs. Tam ona dogru egilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmis. Tam ona uzanirken daha ilerde muhtesem güzellikte kirmizi bir gül goncasi görmüs. Tam onu koparirken ilerde. Derken bir de bakmis ki bahçenin sonuna gelmis ve mecburen oradaki sonuncu gülü koparip kiza götürmüs. Bahçenin en güzel gülünü beklerken kiz bir de ne görsün yapraklari solmus ciliz bir gül. Gülmüs adama. “Bak gördün mü”demis, “Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen sonunda en kötüsüne bile razi olmak zorunda kalirsin. Bu yüzden gençlik gitmeden dogru seçimler yapmayi ögrenmek gerekir.”

 

 

HAYAL HIRSIZI

Bu öykü, çiftlikten çiftlige, yaristan yarisa kosarak atlari terbiye etmeye çalisan gezgin bir at terbiyecisinin genç ogluna kadar uzanir. Babasinin isi nedeniyle çocugun orta ögretimi kesintilere ugramisti. Orta ikideyken, büyüdügü zaman ne olmak ve yapmak istedigi konusunda bir kompozisyon yazmasini istedi hocasi.. çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftligine sahip olmayi hedefledigini anlatan 7 sayfalik bir kompozisyon yazdi. Hayalini en ince ayrintilariyla anlatti. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftligin krokisini de çizdi. Binalarin, ahirlarin ve kosu yollarinin yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrintili planini da ekledi. Ertesi gün hocasina sundugu 7 sayfalik ödev, tam kalbinin sesiydi.. Iki gün sonra ödevi geri aldi. Kagidin üzerinde kirmizi kalemle yazilmis kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarisi vardi. "Neden "0" aldim?" diye merakla sordu hocasina, çocuk.. "Bu senin yasinda bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocasi.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynaginiz yok. At çiftligi kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satin alman lazim. Damizlik hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu basarman imkansiz" ve ekledi: "Eger ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
çocuk evine döndü ve uzun düsündü. Babasina danisti. "Oglum" dedi babasi "Bu konuda kararini kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça önemli bir secim!." çocuk bir hafta kadar düsündükten sonra ödevini hiçbir degisiklik yapmadan geri götürdü hocasina.. "Siz verdiginiz notu degistirmeyin" dedi.."Ben de hayallerimi..".....
<<...>>
O, orta 2 ögrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yillar önce yazdigi ödev söminenin üzerinde çerçevelenmis olarak asili. Öykünün en can alici yani su: Ayni ögretmen, gecen yaz 30 ögrencisini bu çiftlige kamp kurmaya getirdi. çiftlikten ayrilirken eski ögrencisine "Bak" dedi, "Sana simdi söyleyebilirim. Ben senin ögretmeninken,
hayal hirsiziydim. O yillarda ögrencilerimden pek çok hayal çaldim. Allah" tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçiydin."

GERÇEK FAKIRLIK

Günlerden bir gün bir baba zengin ailesini ve oglunu köye götürdü.Bu yolculugun tek amaci vardi, insanlarin ne kadar fakir olabileceklerini ogluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliginde bir gece ve gün geçirdiler. Yolculuktan döndüklerinde baba ogluna sordu, "insanlarin ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?" "Evet!" "Ne ögrendin peki?"
Oglu yanit verdi, "Sunu gördüm: bizim evde bir köpegimiz var, onlarinsa dört. Bizim bahçenin ortasina kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarinsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarinsa yildizlari. Bizim görüs alanimiz ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar." Oglu sözünü bitirdiginde babasi söyleyecek bir sey bulamadi. Oglu ekledi, “Tesekkürler, baba, ne kadar fakir oldugumuzu gösterdigin için!”

 

GERÇEK BIR ÖYKÜ

Çogu insan eksik düsündügü yönlerini göstermek istemez. Eksikliklerini herkesten saklamanin daha büyük bir eksiklik oldugunu anlamaz. Asagidaki hikayeyi okudugunuzda bir eksikligin üstünlüge nasil dönüstügünü göreceksiniz.
9 yasindaki bir Japon çocugun en büyük hayali günün birinde çok iyi bir judocu olmaktir. Fakat talihsiz bir trafik kazasi sonucu sol kolunu tamamiyla kaybeder. Hem çocuk hem de ailesi yikilir. Ailesi sirf çocuk oyalansin diye, Japonlarin en unlu hocalarindan birini tutarlar.
Hoca kollari sivar, çocuga tek kolla yapabilecegi yegane firlatma hareketini ögretir. Gece gündüz çocukla beraber bu hareketi çalisirlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi gayet iyi ve hizli bir sekilde yapmaya baslar, fakat hocasi çocuga her gün saatler boyu ayni hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu hareketten sikilir ve yeni hareketler ögrenmek istedikçe hocasi bu hareketi dünyada en hizli sen yapana dek çalismasini ve baska hareket ögretmeyecegini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi yildirim hiziyla yapmaya alisir. Bunun üzerine hoca çocuga artik bir turnuvaya katilma zamaninin geldigini söyler. Olacak sey degildir. Tek kollu bir judocu tek hareketle turnuvaya katilacak. Çocuk itiraz ettikçe hocasi "Evlat; sen ögrendigin hareketi yap, gerisini merak etme" diye ögütte bulunur. 1. tur 2. tur derken çocuk turlar? gayet rahat geçer. En nihayet finale gelir. tek hareket bilgisi ile finale kadar gelen çocugun finaldeki rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce korkar. Hocasi yine sakindir, "evlat sen bu harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter" der. Çocuk rakibine kendi hareketini simsek hiziyla uygular, rakip kalktikça ayni hareketi yineler. Inanilir gibi degildir, çocuk tek kolla tek hareket sayesinde sampiyon olmustur. Çocuk dayanamaz ve hocasina sorar "hocam inanamiyorum,ben nasil sampiyon oldum?" der.Hocasi yine sakin ifade ile söyle cevaplar, "Bu zaferin iki sirri var oglum.Birincisi judonun en güç hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. Ikincisi bu harekete karsi tek bir savunma vardir.O da hareketi yapanin sol kolunu tutmak!...

ESKI BIR TAPINAK YAZITI

Gürültü-patirtinin ortasinda sukünetle dolas; sessizligin içinde huzur bulundugunu unutma. Baska türlü davranmak açikça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalis. Sana bir kötülük yapildiginda verebilecegin en iyi karsilik unutmak olsun. Bagisla ve unut. Ama kimseye teslim olma. Içten ol; telassiz, kissa ve açik seçik konus. Baskalarina da kulak ver. Aptal ve cahil olduklari zaman bile dinle onlari; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardir. Yalniz planlarinin degil, basarilarinin da tadini çikarmaya çalis. Isinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanagin odur. Sevecegin bir is seçersen yasaminda bir an bile çalismis ve yorulmus olmazsin. Isini öyle seveceksin ki, basarilarin bedenini ve yüregini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar baslatmis olacaksin. Oldugun gibi görün ve göründügün gibi ol. Sevmedigin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun amma hükmetme. Insanlari yargilarsan onlari sevmeye zamanin kalmaz. Ve unutma ki, insanligin yüzyillardir ögrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciginden daha fazla degildir.
Aska burun kivirma sakin; o çöl ortasindaki yemyesil bir bahçedir. O bahçeye layik bir bahçivan olmak için her bitkinin sürekli bakima ihtiyaci oldugunu unutma. Kaybetmeyi ahlaksiz bir kazanca tercih et. Ilkinin acisi bir an, ötekinin vicdan azabi bir ömür boyu sürer. Bazi idealler o kadar degerlidir ki, o yolda maglup olman bile zafer sayilir. Bu dünyada birakacagin en büyük miras dürüstlüktür. Yillarin geçmesine öfkelenme; gençlige yakisan seyleri gülümseyerek teslim et geçmise. Yapamayacagin seylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarin yönünü degistiremedigin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karsilastigin firtinalarla degil, gemiyi limana getirip getirmediginle ilgilenir. Ara sira isyana yönelecek olsan da hatirla ki, evreni yargilamak imkansizdir. Onun için kavgalarini sürdürürken bile kendi kendinle baris içinde ol. Hatirlar misin dogdugun zamanlari: Sen aglarken herkes sevinçle gülüsüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes aglasin öldügünde, sen mutlulukla gülümse. Sabirli, sevecen, erdemli ol. Önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalis ki, bütün pisligine ve kallesligine ragmen dünya yine de insanoglunun biricik güzel mekanidir.
(Xsentus I.Ö 9.yy)

 

EN ÖNEMLI DERS

Okuldaki ikinci ayimdi, hocamiz test sorularini dagitti. Ben okulun en iyi ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakildim kaldim. Son soru söyleydi: “Hergün okulu temizleyen hizmetli kadinin ilk adi nedir?..” Bu herhalde bir çesit saka olmaliydi. Kadini yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçli bir kadindi. 50’lerinde falan olmaliydi. Ama adini nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanitsiz birakip kagidi teslim ettim. Süre biterken bir ögrenci, son sorunun test sonuçlarina dahil olup olmadigini sordu. “Tabii dahil” dedi, hocamiz.. “Is yasaminiz boyunca insanlarla karsilasacaksiniz. Hepsi birbirinden farkli insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve‘Merhaba’ demeniz gerekse bile..”
Bu dersi hayatim boyunca unutmadim. O hizmetlinin adini da...  Dorothy idi.

ESKI BIR IBRANI HIKAYESI

Bir zamanlar dagda, kizgin günesin altinda, mermer taslarini yontmaktan bezmis bir mermer yontucusu varmis.
“Bu hayattan biktim artik. Yontmak! Devamli mermer yontmak... öldüm artik! Üstelik bir de bu günes, hep bu yakici günes!AH! Onun yerinde olmayi ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde her seye hakim olacaktim, isinlarimla etrafi aydinlatacaktim.”
Diye söylenir durur yontucu.
Bir mucize eseri olarak dilegi kabul olunur ve yontucu o an günes olur. Dilegi kabul edildigi için çok mutludur. Fakat tam isinlarini etrafa yaymaya hazirlandigi sirada isinlarinin bulutlar tarafindan engellendigini fark eder.
“Basit bulutlar benim isinlarimi kesecek kadar kuvvetli olduklarina göre benim günes olmam neye yarar!” diye isyan eder.
“Mademki bulutlar günesten daha kudretli bulut olmayi tercih ederim.”
O zaman hemen bulut olur. Dünyanin üzerinde uçusmaya baslar, oradan oraya kosusur, yagmur yagdirir fakat birdenbire rüzgar çikar ve bulutlari dagitir.
“Ah, rüzgar geldi ve beni dagitti, demek ki en kuvvetlisi o öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum.”diye karar verir.
Ve dünyanin üzerinde eser durur, firtinalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarin ona mani oldugunu görür. Çok yüksek ve çok saglam bir duvar. Bu bir dagdir.
“Basit bir dag beni durdurmaya yettigine göre benim rüzgar olmam neye yarar.” der.
O zaman dag olur. Ve o anda bir seyin O’na durmadan vurdugunu hisseder. Kendinden daha güçlü olan seyin, O’nu içinden oyan seyin..... Bu.....küçük bir mermer yontucusudur.

DUYGULARIN YORUMU

Uzun zaman önce, dünya yaratilmadan, insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarini bilemez vaziyette dolaniyorlarmis. Bir gün, toplanmislar ve her zamankinden daha sakin oturuyorlarken Saflik ortaya bir fikir atmis:
"Neden saklambaç oynamiyoruz?"
Ve hepsi bu fikri begenmis, ve hemen çilginlik, bagirmis:
‘’Ben ebe olmak ve saymak istiyorum, Ben ebe olmak istiyorum!" ve baska hiç kimse Çilginligi arayacak kadar çildirmadigi için, Çilginlik bir agaca yaslanmis ve saymaya baslamis, 1, 2, 3 ....Ve Çilginlik saydikça,iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramislar.
Sefkat Ay"in boynuzuna asilmis; Ihanet çöp yigininin içine girmis; Sevgi bulutlarin arasina kivrilmis; Yalan bir tasin altina saklanacagini söylemis ama yalan söylemis çünkü gölün dibine saklanmis; Tutku dünyanin merkezine gitmis; Para hirsi bir çuvalin içine girerken çuvali yirtmis.
Ve Çilginlik saymaya devam etmis, 79, 80, 81, 82.....
Askin disinda bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmis.Ask, kararsiz oldugu gibi, nereye saklanacagini da bilmiyormus.. Bu bizi sasirtmamali çünkü hepimiz Aski saklamanin ne kadar zor oldugunu biliriz.Ve Çilginlik 95, 96, 97... ya gelmis ve 100"e vardigi anda, Ask siçrayip güllerin arasina girmis ve saklanmis.Ve Çilginlik bagirmis :
"Sagim solum sobedir, geliyorum!", ve arkasini döndügünde, ilk önce Tembelligi görmüs, o ayaktaymis çünkü saklanacak enerjisi yokmus. Sonra Sefkati ayin boynuzunda görmüs,ve Ihaneti çöplerin arasinda, Sevgiyi bulutlarin arasinda, Yalani gölün dibinde, ve Tutkuyu dünyanin merkezinde, hepsini birer birer bulmus, sadece biri hariç. Ve Çilginlik umutsuzluga kapilmis, en son sakli kisiyi bulamamis, derken Haset, bulunamadigi için haset duyarak,Çilginligin kulagina fisildamis: "Aski bulamiyorsun, O güllerin arasinda saklaniyor."Ve Çilginlik çatal seklinde tahta bir sopa almis, ve güllerin arasina çilginca saplamis,saplamis, saplamis, ta ki yürek burkan bir haykirma onu durdurana kadar. Ve haykiristan sonra, Ask elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çikmis, ve parmaklarinin arasindan gözlerinden iki sicim gibi kan akiyormus, Çilginlik Aski bulmak için heyecandan Askin gözlerini çatal sopa ile kör etmis. "Ne yaptim ben? Ne yaptim ben?’’ Diye bagirmis.
"Seni kör ettim. Nasil onarabilirim?" Ve Ask cevap vermis, "Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir sey yapmak istersen, benim kilavuzum olabilirsin." Ve o günden beri, Askin gözü kördür ve her zaman Çilginlik yanindadir..."

DUYGU REKLAMI

REKLÂM, Gerçegi bir bakima da bir baska türde süslemek hayâl ettirmektir.
REKLÂM, Gerçegi iyimser bir açidan dile getirmektir...
Brooklyn köprüsünde, bir bahar günü, kör bir adam dilencilik yapiyormus. Dizlerinin dibine bir tabela koymus. Üzerinde "DOGUSTAN KÖR" yazili imis. Herkes dilencinin önünden geçip gidiyormus. Bir REKLÂMCI bunu görmüs. Tabelayi almis, arkasina bir seyler yazmis, oldugu yere tekrar birakmis. Ne olduysa olmus..... Gelip geçen ve bu tabeladaki yeni yaziyi okuyan herkes, baslamis dilencinin önündeki sapkaya, habire para atmaya.... Bir cümle yetmis, onca kisiyi etkilemeye ve dilencinin sapkasinin kisa sürede agzina kadar parayla dolup tasmasina...Ne mi yaziyormus?

"GÜZEL BIR BAHAR GÜNÜ...
AMA BEN BAHARI GÖRMÜYORUM"

ÇATLAK KOVA

Hindistan’da bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova her seferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus. Iki yilin sonunda bir gün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis.
“Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”
“Neden?.” Diye sormus sucu. “Niye utanç duyuyorsun?” Kova cevap vermis.
“Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun.” Sucu söyle demis:
“Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri farketmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanini bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. Fakat yolun sonunda yine suyununu yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. Sucu kovaya sormus:
“Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve her gün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri yasayamayacakti.”
Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. Hepimiz aslinda çatlak kovalariz. Tanri’nin büyük planinda hiçbir sey ziyan edilmez. Kusurlarinizdan korkmayin. Onlari sahiplenin. Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.

 

 

 

CIRCIR BÖCEGI

 

Genç bir çiftçi hayatinda ilk defa New York’a gitmisti. Gökdelenlerin yüksekligi ve insanlarin çoklugundan saskina dönmüstü. Kalabalik bir bulvarda yürürken, kulagina asina bir circir böcegi sesi geldigini zannetti. Durdu ve dikkatle dinledi. “Evet, bu bir circir böcegiydi.”
Ses büyük bir magazanin önündeki çalilarin arasindan geliyor gibiydi. Bunun üzerine bu büyük çali kümesine yönelip bakinmaya basladi. Bir magaza görevlisi disari çikip “Yardimci olabilir miyim?” diye sordu. “Hayir, tesekkür ederim” dedi genç adam. “Sadece surada bir circir böceginin sesini duydugumu sandim.” “Hayir” dedi görevli, “New York’ta bulunmaz.” “Genç çiftçi circir böcegini buluncaya kadar cirlak sesi takip etti, onu buldu ve eline aldi. “Tamam iste burada” dedi. Genç adam bu çalinin önünden her saat binlerce insan geçmesine karsilik circir böcegini duyanin bir tek kendisi olmasina çok sasirmisti. Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atip bir çeyrek çikardi ve havaya atti. Paranin kaldirima vurdugu anda, düsen bozuklugu aramak için yürümekte olan 24 yaya durdu!
Psikologlar genç adamin sahit oldugu olay için bir kelime kullanirlar. Buna algida seçicilik denir, ve belli seyleri görmek ve belli sesleri duymak için kendimizi egitiriz anlamina gelir.                        

Charles Lever
Gökyüzüne bakip kuslari algilayin, kirlara gidip çiçekleri algilayin, çocuklara bakip safliklarini, güzelliklerini algilayin, agaçlara bakip dallarini, yapraklarini algilayin. Hayvanlara bakip dogalliklarini algilayin, insanlara bakip güzelliklerini (mutlaka güzel taraflari vardir) algilayin.
Algiladiginiz yalniz para sesi olmasin.

BIR KOLLEKSIYON DAHA

Sunu bil ki edindigin kisiligin kaderini belirleyecektir. Bilincini ve kisiligini temiz tut. Basarinin gerçek olup olmadigini anlaman için karsiliginda neler verdigine bak. Sunu daima hatirla ki büyük ask veya büyük yatirim daima büyük risk tasir. Islerin iyi gidiyorsa egitim bütçeni iki katina çikar, kötü gidiyorsa dört katina. Önce bilgi edin ve kurallari iyi ögren, sonra iyi düsün, sonra bazi kurallari boz, tekrar düsün ve öylece karar ver. Dua et; büyük güç verir: Düsün; daha da büyük güç verir. Bazen istedigin bir seyin olmamasi daha hayirli çikabilir. Yavas konus ama hizli düsün. Uçarken asla ara verme. Rüzgarin yönünü degistiremedigin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karsilastigin firtinalarla degil, gemiyi limana getirip getirmediginle ilgilenir. Kaptanin ustaligi deniz durgunken anlasilmaz. Küçük bir tartismanin tüm dostlugu mahvetmesine izin verme. Biraz yalniz kalmaya özen göster. Eger biri sana cevap vermek istemedigin bir soru sorarsa gülümse ve "neden bilmek istiyorsun?" de. Dürüst, serefli ve üretken bir hayat yasa. Yaslanip geri baktiginda ikinci bir defa tadini çikarirsin ve onurlanirsin. Tomurcuk derdinde olmayan agaç odundur. Ve unutma: NE ARADIGINI BILMEYEN, BULDUGUNU ANLAYAMAZ. Insanlar köprü kuracaklari yerde duvar ördükleri için yalniz kaldilar. Kabukta dolasan böcek, meyvenin tadini alamaz. Kabul edilen bir yanlislik kazanilmis bir zaferdir. Insanlar herseyin fiyatini biliyor, çok az seyin degerini biliyorlar. Eger elinizde bir çekiç varsa, hersey gözünüze bir çivi gibi görünmeye baslar. Eger bir yerde küçük insanlarin büyük gölgeleri olusuyorsa, orada günes batiyor demektir.

BASARININ YOLLARINI VE ANAHTARINI SANA VEREMEM, VERMEMELIYIM. NEDENINI IYI DÜSÜN. ANCAK BASARISIZLIGIN ANAHTARINI VEREBILIRIM:

KENDI DERINLIKLERINI UNUTUP, SADECE HERKESE HOS GÖRÜNMEYE ÇALISARAK, YÜZEYDE YASAMAK ..

BENIM ISIM DEGIL KI

Öykümüz HERKES, BIRISI, HERHANGI BIRI ve HIÇ KIMSE adli dört kisi hakkinda.
Yapilmasi gereken önemli bir is vardi ve HERKES, BIRISI’nin bu isi yapacagindan emindi.
Gerçi isi HERHANGI BIRI de yapabilirdi, ama HIÇ KIMSE yapmadi. BIRISI buna çok kizdi, çünkü is HERKES’in isiydi.
HERKES,HERHANGI BIRI’nin bu isi yapabilecegini düsünüyordu ama HIÇ KIMSE, HERKES’in yapamayacaginin farkinda degildi.
Sonunda HERHANGI BIRI’nin yapabilecegi bir isi HIÇ KIMSE yapmadigi için HERKES, BIRISI’ni suçladi.

 

 

BAKIS AÇISI

Dr. Paul Ruskin, ögrencilerine yaslanmanin psikolojik belirtilerini ögretirken onlara su olayi okur :
" Hasta ne konusuyor, ne de söylenenleri anliyor.Bazen saatlerce anlasilmaz seyler geveliyor.Zaman, yer ya da kisi kavrami yok.Yalniz, nasil oluyorsa, kendi adi söylendiginde tepki veriyor.Son alti aydir onun yanindayim, ne görünüsü için bir caba sarf ediyor ne de bakim yapilirken yardimci oluyor.Onu hep baskalari besliyor, yikiyor ve giydiriyor.Disleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömlegi salyalarindan dolayi sürekli leke içinde.Yürümüyor.Uykusu sürekli düzensiz.Gece yarisi uyanip çigliklariyla herkesi uyandiriyor.Çogu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor.Biri gelip onu yatistirana kadar da feryat figan bagiriyor."
Bu olayi okuduktan sonra, Ruskin ögrencilerine böyle birinin bakimini üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Ögrenciler bunu yapamayacaklarini söylerler.Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptigini ve onlarin da yapmasi gerektigini söyleyince ögrenciler sasirirlar.Daha sonra Ruskin hastanin fotografini dolastirmaya baslar. Fotograftaki doktorun alti aylik kizidir. Dr. Ruskin, Amerikan Tip Birligi Dergisindeki makalesinde,(günümüzde çok yasandigi gibi ) gülünç bir yanlis anlamanin insana nasil tamamen farkli bir perspektif kazandiracagini anlatmaktadir. Belki de hayatta yasadigimiz birçok sey bize önyargilarimiz ve bakis acilarimiz tarafindan dayanilmaz ve zor gözükebilir...

 

 

DENİZ YILDIZININ ÖYKÜSÜ

 

Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla birşeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve “niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsun?” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi, “yaşamaları için” yanıtını verince adam şaşkınlıkla “iyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok  sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?” der. Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, “bak onun için çok şey değişti” karşılığını verir.

         

 

 

 

ZAMANLA KAYBETTİKLERİMİZ

 

Birgün insan virgülü kaybetti; o zaman zor ve uzun cümlelerden korkar oldu ve basit cümleler kurmaya başladı. Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti. Sonra ünlem işaretini kaybetti; alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne birşeye kızıyor, ne de birşeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu. Bir süre sonra da soru işaretini kaybetti ve artık soru soramaz oldu. Hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne dünya ne de kendisi artık umrunda değildi. Birkaç yıl sonra iki nokta üstüste işaretini kaybetti ve olayların nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti. Ömrünün sonuna doğru elinde yalnızca tırnak işareti kalmıştı. Kendine özgü tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini aktarıyordu. Düşünceyi unuttu be böylece son noktaya erişti.

 

KOLTUK DEĞNEKLERİNDEN

DÜNYA ÇAPINDA BİR KOŞUCU OLMAYA GİDEN YOL

  

Birkaç yıl önce Elkhart Kansas’ta ,iki kardeş bir okulda çalışıyorlardı. Her sabah sınıftaki sobayı yakmak onların görevi idi. Soğuk bir günün  sabahı , kardeşler sobayı temizlediler ve odunla doldurdular. Birisi, bir şişe gazı odunların üstüne döktü ve ateşe verdi. Öyle büyük bir patlama oldu ki , eski bina sallandı. Patlama sırasında büyük kardeş öldü,diğerinin de bacakları feci şekilde yandı. Daha sonra ,şişeye yanlışlıkla benzin doldurulduğu ortaya çıktı. Yaralanan çocuğu tedavi eden doktor, çocuğun bacaklarını kesmenin daha iyi olacağını söyledi. Anne ve babası yıkılmıştı.Zaten bir oğullarını yitirmişlerdi.Şimdi de diğer oğulları bacaklarını kaybedecekti. Ama inançlarını kaybetmemişlerdi. Doktora kesme işlemini ertelemesini rica ettiler . Doktor kabul etti. Çocuklarının bacaklarının iyileşmesi için dua ediyorlar ve hergün doktordan kesmeyi bir gün daha ertelemesini istiyorlardı.Bu iki ay sürdü . Doktorla hergün tartışıyorlardı.Bu arada  da çocuklarını hergün tekrar yürüyeceğine inandırıyorlardı. Çocuğun bacakları kesilmedi ama sargılar açıldığında ,sağ bacağının diğerinden altı santim daha kısa olduğu ortaya çıktı.Sol ayağındaki parmaklar da nerede ise yoktu.Ama oğlan yinede kararlıydı . Acılar içinde kıvranmasına rağmen , her gün egzersiz yaptı ve nihayet bir-iki adım atmayı başardı, daha sonra koltuk değneklerinden de kurtuldu ve yürümeye başladı. Derken koşmaya da başladı. Koştu,koştu ve koştu.Nerede ise kesilmek üzere olan bacaklar ona bir dünya rekoru bile kazandırdı.Bu genç adam Glenn Cunningham’dı. Dünyanın En Hızlı İnsanı” olarak tanınan gence Madison Sguare Garden ‘da yüzyılın sporcusu ünvanı da  verildi.

 

 

 

 

 

DÜNDEN HIZLI MISINIZ?

 

Her sabah bir ceylan uyanır Afrika’da kafasında tek bir düşünce vardır. En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek, yoksa aslana yem olacaktır. Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da. Kafasında tek bir düşünce vardır. En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek, yoksa açlıktan ölecektir. İster aslan olun, İster ceylan olun hiç önemi yok. Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini, Hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin.Yaşam adlı koşuyu ne kadar güzel anlatmış Afrika atasözü, Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir. Çünkü eğer aslansanız ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız ve bugün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz,

Artık bilmelisiniz ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır, O halde düne göre hızınızı arttırmanız gerekmektedir. Yok eğer ceylansanız ve henüz aslana yem olmamışsanız hızınızı düne göre mutlaka arttırmalısınız, Çünkü sıra size gelmiş olabilir. Yani... Hayat koşusunda, devam edebilmenin tek koşulu var... Dünden daha hızlı olabilmek... Bakın bakalım şimdi kendi kendinize... Ondan, şundan, bundan değil "Dünden" hızlı mısınız?

 

BAMBU AĞACI

 

Çin’de yetiştirilen bambu ağacı diğer ağaçlardan çok farklıdır. Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirir.:

Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yıllarda da filiz vermez.

Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.

Akla gelen ilk soru şudur: “Bambu ağacı 27 metre boyuna altı haftada mı ulaştı yoksa 5 yılda mı?”

 

EĞER

 

Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya

İlkinden daha çok hata yapardım.

Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.

Neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar.

Çok az şeyi cidiyetle yapardım.

Temizlik sorunu bile olmazdı asla.

Daha çok riske girerdim,

Seyahat ederdim daha fazla.

Daha çok güneş doğuşu izler,

Daha çok dağa tırmanır,

Daha çok nehirde yüzerdim.

Görmediğim birçok yere giderdim.

Dondurma yerdim doyasıya,

Daha az bezelye

Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.

Yaşamın her yanını gerçek ve verimli kılan

İnsanlardan olurdum.

Farkında mısınız bilmem,

Yaşam budur zaten.

Anlar, sadece anlar,

Siz de “anı” yaşayın.

Hiçbir yere, yanına;

Termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan gitmeyen

İnsanlardandım ben.

Yeniden başlayabilseydim,

İlkbaharda pabucumu fırlatır, atardım.

Ve sonbahar bitene dek yürürdüm çıplak ayakla.

Bilinmeyen yollar keşfeder

Güneşin tadına varır,

Çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı eğer...

Ama işte, 85’imdeyim ve biliyorum...

Ölüyorum...

 

Jorge Luis Borges

 

        Stres Yönetimi

Profesör öğrencilerine stres yönetimi konusunda ders veriyordu.
Su dolu bir bardağı kaldırıp dinleyicilere sordu,"Sizce bu su dolu bardağın
ağırlığı ne kadardır?"
Cevaplar 20 gram ile 500 gram arasında oldu.
Bunun üzerine profesör şöyle dedi:
"Gerçek ağırlık fark etmez . Bardağı elinizde ne kadar süreyle tuttuğunuza
göre değişir.
Eğer bir dakikalığına tutarsam, problem yok.
Bir saatliğine tutarsam, sağ kolumda bir ağrı oluşacaktır.
Bir gün boyunca tutarsam, ambulans çağırmak zorunda kalırsınız.
Ağırlığı aynıdır ama ne kadar uzun tutarsanız o kadar ağır gelir size."
"Eğer sıkıntılarımızı her zaman taşırsak, er ya da geç taşıyamaz duruma
geliriz,yükler gittikçe artarak daha ağır gelmeye başlar.
Yapmanız gereken bardağı yere bırakıp bir süre dinlenmek ve daha sonra
tekrar tutup kaldırmaktır."
Yükümüzü arada bırakmalı tekrar tazelenip dinlendikten sonra yolumuza devam
etmeliyiz.
 İşten eve döndüğünüzde, iş sıkıntınızı dışarıda bırakın. Evinize taşımayın.
Yarın tekrar alıp taşıyabilirsiniz.

 

Olumsuz düşünen insanları duymayın...
Günlerden bir gün ...kurbağaların yarışı varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını
seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekten seyirciler arasında  hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş.
Sadece şu sesler duyulabiliyormuş: "Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!"
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker
yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla yılmadan
kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler
bağırıyorlarmış:
"...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.."
Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin
ümitleri kırılmış ve bırakmışlar.
Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele
ederek kulenin tepesine çıkmayı basarmış. Diğerleri hayret
içinde bu isi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.
Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş...
Bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki,
kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
Olumsuz düşünen insanları duymayın...
Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar.

 

 

KIZILDERİLİ

Yaşlı kızıldereli reisi ve torunu kulübesinin önünde oturmuş, az ötede
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. 
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt
köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu
düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin
neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık.

O merakla sordu dedesine.

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

"Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat."  

"Neyin simgesi" diye sordu çocuk.
"İyilik ile kötülüğün simgesi.

Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları. Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

"Peki" dedi. "Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa. 

"Hangisi mi evlat?
Ben, hangisini daha iyi beslersem o!"

 

 

 

Hayat çetele tutmak değildir.....

Hayat;

Seni kaç kişinin aradığı,kiminle çıktığın,çıkıyor olduğun
veya çıkacağın demek de değildir. Kimi öptüğün,hangi sporu yaptığın, kimlerin seni sevdiği de değildir.

Hayat,ayakkabıların,saçın,derinin rengi de değildir.
Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat; notlar,para,giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.

Hayat;Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir. Kendin için neler hissettiğindir. Güven,mutluluk,şefkattir. Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat;Kıskançlığı yenmek,önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir. Ne dediğin ve ne demek istediğindir.
İnsanların sahip olduklarını değil,kendilerini olduğu gibi
görmektir. Her şeyden önemlisi hayatı,başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir. İşte hayat bu seçimden ibarettir. İnsanların en acizi dost edinemeyen,ondan daha acizi ise dost kaybedendir.
                                                                                                                     Charles Eguone

 

 

Bakış Açısı

Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış,ödülünü
alıp kameralara poz vermiş. Ardından klubüne uğramış,eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının  yanına doğru yürümüş. O sırada yanına bir kadın yaklaşmış Vincenzo'yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeği olduğunu,bebeğin çok hastalandığını ve
hastane masraflarını karşılayamadığını onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış, bir çırpıda .

Kadının anlattıkları Vincenzo'yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış .Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına "umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın"demiş .

Ertesi hafta Vincenzo klupte öğle yemeğini yerken Golf derneği'nin bir üyesi yanına yaklaşmış ve“otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler"demiş.

Evet" demiş Vincenzo, "bunun nesi garip ?".

Garip değil tabi ki" demiş adam," ama size bir haberim var o kadın bir sahtekarmış.

Sizin gibi zengin kişilerey aklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip
para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış.

"Vincenzo şaşkınlıkla " yani ölümü beklenen bir bebek yok mu ?" demiş.

"Yok" demiş adam.

"İşte bu hafta duyduğum en iyi haber" demiş Vincenzo.

İşte buna bakış açısı farkı diyoruz. Kimi parasını kaybettiğine üzülür ama kimi de Vincenzo gibi ölümü bekleyen bir bebek olmamasına
sevinir.

Aynı pencereden dışarı bakan iki kişiden biri sokaktaki çamuru, diğeri
gökyüzündeki yıldızları görebilir. Seçim bizlere aittir.